Türkçe Öğretmenleri Yeni Bir Oyunun Kurbanı mı?
Türkçe Öğretmenleri ne iş yapar? Bilmem ki, bir düşüneyim. Evet sanırım okullarda basit bir sürü yığın işin yanında dilini seven ve sayan insanlar yetiştirir. Dilin sevilip sayılmasından kasıt, dolaylı olarak vatanını ve milletini seven bireyler yetiştirmeyi amaçlar. Hiç kuşkusuz halkların bekası için dil en önemli mihenk taşlarından birisidir. Aynı zamanda sağlıklı bir iletişimin gerçekleştirilebilmesi için dil gereklidir. Zira olgu ve algı arasında ayrımdan kaynaklanan iletişim bozukluğunun giderilebilmesi için sağlıklı bir dil eğitiminin alınması gerekmektedir.
Son üç dört yıldır Türkçe Öğretmeni alımlarının bıçak gibi kesilişinin sebebini düşündüm, taşındım ve aklıma şöyle bir hikâye geldi…
Çoğumuzun bildiği Yeşil Kuşak hareketinin devamı olan Yeni Osmanlıcılık (son dönem her yerde Osmanlı ile ilgili reklamları görebilirsiniz. Tişörtlerden oyunlara vs.) hareketi olabilir mi, dedim. Neydi bu iki hareketin ortak paydası; İslam coğrafyasında ve Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü yerlerde büyük bir İslam Birliği kurulacak. Başlarına halife vari bir adam getirilecek. Ve bütün Müslüman ülkeler tek merkezden yönetilecek. Eee, ne güzel işte, ne var bunda denilebilir. Ama şunun dikkatten kaçmaması gerekiyor. Müslüman olmakla Müslüman yaşamak arasındaki fark bizim temel delilimizdir. Doğrudur Türkiye liderliğinde bir Müslümanlar birliği kurulabilir. Ki dış siyasetimiz detaylı incelenirse bu gözden kaçmayacaktır. Ama ne kadar nitelikli bir birlik olacak. Asıl muhatap olacağımız soru budur. Şimdi şöyle bir düşünelim: Yozlaşmaya ya da yozlaştırılmaya karşı değerleri olan topluluklar mı daha dirençlidir yoksa değerleri olmayanlar mı? Yaratılmak istenenin bilinçsiz, sorgulamayan, yorumlamayan bir İslam birliği olabileceği yönünde ciddi kaygılar taşımaktayım. Yani demek istediğim yöneticilerine koşulsuz biat etmiş ve onlar ne derse sorgusuz sualsiz yapacak bir toplum. Yani Pazar. Evet bu hareketlerin temelinde yatan nedenlerin ekonomik boyutu çok büyük.
Bütün bunların Türkçe Öğretmenleriyle şöyle alakası var ki; bireyler arasında sağlıklı iletişim kurulamasın, Osmanlı’daki gibi Arapça ve Farsça ağırlıklı dil kullanılsın –ki zaten son dönem üst yöneticilerin kullandığı kelimelere bakın-, değerlerinden bihaber insanlar yetiştirilsin. Sonrası mı? Sonrası Konfüçyüs’ün dediği gibi: Bir Ülkeyi yıkmak istiyorsam işe dilinden başlarım…
İşte hikâyem bu sevgili ülkem ve halkım. Ben bekleyeceğim. Sevgili Peygamberimin dediği gibi: Bir şey tamamına erince zevali bekle…
( Bu hikâye tamamen onların hayal ürünüdür...)