| |
EĞİTİM SEN: Eğitimin Sorunları
2009-2010 Eğitim-Öğretim yılının ikinci yarısı başlarken Türkiye’deki eğitim sisteminin artık kronikleşen sorunları bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir.
Kategori |
: KPSS |
Yorum Sayısı |
: 0 |
Okunma |
: 220 |
Tarih |
: 11 Şubat 2010 19:45 |
Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç'ın açıklaması.
2009-2010 Eğitim-Öğretim yılının ikinci yarısı başlarken Türkiye’deki eğitim sisteminin artık kronikleşen sorunları bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir. Bir yandan eğitimin bir hak, dolayısıyla, kamusal finansman yoluyla kamu tarafından yerine getirilen bir hizmet olmaktan çıkarılarak piyasalaştırılması/ticarileştirilmesi bu sorunların derinleşerek boyut kazanmasına neden olmuştur. Neo-liberal ajandanın Türkiye’deki en kararlı ve sadık uygulayıcısı olan AKP iktidarının politikaları eğitimi içinden çıkılmaz bir duruma sürüklemiştir. Diğer yandan AKP bu süreci gözü kara bir kadrolaşma çabasıyla birlikte yönlendirmekte; demokratik, laik, bilimsel eğitim ayaklarına altına alınmaktadır. Eğitimde sınıfsal, etnik, dilsel, dinsel, cinsel ve diğer her türlü ayrımcılık konusunda ciddi, somut adımlar atılmış değildir. Bütün bu süreç içerisinde eğitim sisteminin bileşenlerine ise, hiçbir biçimde karar alma mekanizmalarında yer alma hakkı tanınmamakta; onlardan gelen öneri ve uyarılar kulak ardı edilmektedir. Türkiye eğitim sisteminin yıllar içerisinde büyüyerek katmerleşen temel sorunları ve geçtiğimiz dönemde AKP hükümetinin eğitim alanındaki icraatları, eğitim öğretim yılının ikinci yarısına aynen devredilmektedir. Buna göre; - Eğitime bütçeden ayrılan pay reel olarak azalmıştır. 2009 yılında bütçeden eğitime ayrılan pay, 27 milyar 883 milyon TL iken bu rakam; okul, derslik, öğretmen ve öğrenci sayısının armasına rağmen 2010 yılında 28 milyar 237 milyon 412 bin TL olmuştur. Yani bu yıl sadece %1’lik bir nominal artış gerçekleşmiştir. Oysaki 2010 yılı enflasyon oranı % 5,3 olarak tahmin edilmektedir. Eğitim harcamalarının bütçe içerisindeki oranı % 2,74’de kalırken, toplam savunma harcamalarının oranı %6’lık payla eğitim harcamalarının iki katından fazladır. 2010 yılı için yükseköğretime ayrılan pay ise rakamsal olarak, 9 milyar 355 milyon TL’dir ve milli gelirin ancak %0,91’ine tekabül etmektedir. Bu rakamlar, eğitime büyük önem verdiğini söyleyen bir hükümetin aslında eğitime verdiği değeri bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
- 2009 rakamlarıyla ilköğretimde okullaşma oranı erkeklerde %96.99, kızlarda %95.97, ortaöğretimde ise, erkeklerde %60.63, kızlarda % 56.30 olarak gerçekleşmiştir. İlköğretim zorunlu olmasına karşın ilköğretim çağ nüfusunun yaklaşık %5’i eğitim hakkından mahrumdur. Yine ortaöğretim çağ nüfusunun %42’si ortaöğretime devam etmemekte ya da edememektedir. Bir yandan ailelerin gelir düzeylerinin düşüklüğü, diğer yandan devletin kamusal eğitimden çekilerek yeterli kaynağı ayırmaması okullaşmanın tüm çağ nüfusuna yaygınlaşamamasına neden olmaktadır. Eğitim çağındaki birçok çocuk ailesinin maddi durumu nedeniyle okula gitmek yerine çeşitli işlerde düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalmaktadır. Diğer taraftan kız öğrenci oranlarının erkek öğrencilere göre düşüklüğü, eğitimde cins ayrımcılığının hala giderilememiş olduğunun ve kız çocuklarının okullaşmasının gönüllülük temelindeki kampanyalarla yürütülemeyeceğinin en bariz göstergesidir.
- Türkiye’de 4 milyon 930 bin 12 kişi hala okuma yazma bilmemektedir. Bu sayı, okuma yazma öğrenecek yaştaki 6 yaş ve üstü nüfusun %7,68’ine denk gelmektedir. Okuma yazma bilmeyenlerin içinde kadınların oranı % 79,98’dir.
- Okulların fiziksel koşulları bu yıl da iyileştirilememiş; araç-gereç, kütüphane, altyapı donatım yetersizlikleri hala giderilememiştir. Öğrenciler, büyük kentlerde 40-50 kişiye varan kalabalık sınıflarda, kırsal kesimde ise birleştirilmiş sınıflarda öğretim görmeye çalışmaktadır. Oysaki salt ilköğretimde öğrencilerin 24 kişilik sınıflarda sağlıklı bir biçimde tekli eğitim görebilmeleri için gerekli olan derslik sayısı 125 bin 853’dür.
- Ders kitaplarının içeriği bilimsellikten uzak ırkçı-gerici ve cinsiyetçi öğelerle doludur. AİHM kararlarına rağmen zorunlu din dersi uygulamasında ısrar edilmekte, başta Aleviler olmak üzere başka inançtan olan ya da herhangi bir inanışı olmayan ailelerin çocuklarına yönelik ayrımcı uygulamalar sürmektedir. Evrensel nitelikli temel bir insan hakkı olan anadilinde eğitim konusunda herhangi bir adım atılmamaktadır. Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı gibi girişimlerde bulunan bir iktidar döneminde bu uygulamaların devam ediyor olması söz konusu girişimlerin samimiyetsizliğinin göstergesidir.
- Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 81 ilde hâlihazırda 4 bin 222 dershane bulunmaktadır. Dershanelerin, aksi yöndeki tüm iddialara rağmen kamu okullarına alternatif gibi görülmeye başlanması, Milli Eğitim Bakanlığı’nın dershaneleri 2014 sonuna kadar özel okula çevirmek için çalışma başlatmasını beraberinde getirmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı Stratejik Planı dâhilinde, önümüzdeki 4 yılda dershanelere arsa tahsisi, vergi indirimi vb. teşvikler verilmesi yoluyla bu kuruluşların özel okullara dönüştürülmesinin amaçlamaktadır. Bu çaba, kamu kaynaklarını eğitimin kronikleşmiş özel okul ve dershane sahiplerini güçlendirmek için seferber edilmesi anlamına gelmektedir.
- Eğitimde “üstü örtük özelleştirme” uygulamaları bütün hızıyla devam etmekte; kamu-özel işbirliği çerçevesinde okullarda kamusal finansmanın yerini büyük ölçüde özel kesimden, şirketlerden sağlanan finansmana bırakmaktadır. Diğer yandan eğitim alanında şirketlerin sponsorluğu, devlet/kamu okulları arasında gelir ve ticari faaliyetlere göre hiyerarşinin, bu bağlamda “ayrıcalıklı devlet okulları” nın ortaya çıkmasına neden olmuştur.
- Eğitimin şirketlerin planlama ve yönetim mantıkları doğrultusunda dönüştürülmesi çabalarının son örneği Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullara gönderilen “Stratejik Plan Hazırlama Kılavuzu” dur. Söz konusu kılavuzda kullanılan dil tamamen piyasacı bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu kılavuz öğrencileri şirketlerin “girdi-çıktı” yaklaşımı çerçevesinde bir ürün olarak değerlendirmekte, öğrenci velilerini müşteriye indirgemekte, okulları birbirine rakip olarak tanımlayarak, bir şirket gibi birbirleriyle rekabet etmeleri istenmekte, bunun için pazarlama stratejileri geliştirmeleri istenmektedir.
- Okullarda şiddetin önüne geçilmesi ve güvenliğin sağlanması amacıyla “okul polisliği” uygulaması çerçevesinde her okula bir polis yerleştirilmeye başlanmıştır. Bu uygulama okulda şiddeti bir dizi ekonomik ve sosyo-kültürel önlemle üstüne gidilebilecek bir olgu görmekten çok salt asayiş sorunu olarak gören bir zihniyetin ürünüdür.
- Öğretmen açıkları geride kalan dönemde azalacağına artmış ve ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı 320 bini aşmıştır. OECD ülkeleri baz alındığında ilköğretimde 216 bine, ortaöğretimde 98 bine toplamda 314 bine yakın öğretmen açığı bulunmaktadır. Geçen yıl en az 130 bin öğretmen açığı bulunduğu bizzat Milli Eğitim bakanlığı Personel Genel Müdürü tarafından dillendirilmesine rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu yıldan itibaren şubat ayında öğretmen ataması yapılmayacağını açıklamış olması ise düşündürücüdür. Bu uygulama hem öğretmen açıklarının daha da artmasına neden olacak hem de yüz binlerce ataması yapılmayan öğretmeni mağdur edecektir. Öte yandan Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun sözleşmeliliğe karşı olduğu yolundaki ifadelerine rağmen sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik istihdam edilmesi uygulamaları devam etmektedir. Geçtiğimiz yıl hâlihazırda görevde olan 6.122 sözleşmeli öğretmen kadroya geçirilmiştir. Bu durumda ataması yapılan 9.820 öğretmenden sadece 3.700’ü yeni öğretmen olarak göreve başlamış; kadroya geçen 6.122 sözleşmeli öğretmenin yerine, Aralık ayı içinde yeniden sözleşmeli öğretmen alımı yapılmıştır.
- Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Genel Kurulu’nun, Eğitim Fakültesi dışındaki bir yükseköğretim kurumunda okuyan ve öğretmen olmak isteyen üniversite öğrencilerine formasyon eğitimi verilmesi yönündeki kararı, öğretmenlik mesleğinde ve eğitimde niteliği düşüren bir niteliğe sahiptir. Öğretmen olarak atanabilmek için bekleyen onbinlerce Eğitim Fakültesi mezunu varken, ancak buna rağmen öğretmen açıklarını kapatmak için gerekli sayıda atama yapılmazken gündeme gelen bu uygulama, işsiz öğretmenler kitlesinin sayısını artırmaktan öteye gidemeyen bir umut tacirliğidir. Bu karar aynı zamanda Eğitim Fakültelerinin geri plana itilmesi sonucunu doğuracak; öğretmen yetiştirme sürecini ise salt ek pedagojik formasyon derslerine indirgeyecektir. YÖK’ün geçen yıl İlahiyat Fakültelerinin kontenjanlarını % 235 oranında artıran kararı ile birlikte düşünüldüğünde bu uygulamanın İlahiyat Fakültelerinin önünü açmaya yönelik olduğuna dair ciddi şüpheler doğmaktadır.
- Meslekî ve teknik eğitimin artık içinden çıkılamaz hale gelmiş sorunları masaya yatırılmadan; sınıfsal, bölgesel, cinsel bir dolu eşitsizliğin hem sonucu hem de nedeni olmasına rağmen milyonların umudu haline getirilmiş sınav sistemi sorgulanmadan eğitim eşitsizlikleri üniversiteye girişte farklı katsayı uygulanması tartışmalarına sıkıştırılmıştır. Asıl amacı imam-hatip liselerinin önünü açmak olan meslek liselerine yönelik katsayı farkını kaldıran kararın yürütmesinin durdurulmasına YÖK’ün yaptığı itirazın Danıştay tarafından reddedilmesinin ardından YÖK, bizzat başkanının daha önceki bir başka demecinde ifade ettiği gibi hukuku dolanan yeni katsayılar belirlemiştir. Geçen yıl ÖSS’ye giren adayların 1 milyon 294 bin 74'ünün ÖSS puanı hesaplanırken 29 bin 927 adayın ÖSS puanları hesaplanamadığı, yani bu adayların ÖSS’de sıfır çektiğini ve bu adayların lise türünün genellikle meslek lisesi olduğu göz önünde bulundurulduğunda YÖK’ün bu kararının eğitim eşitsizliklerini gideremeyeceği aşikârdır.
- Okullar ciddi boyutlarda idari, teknik ve yardımcı personel eksikliği içerisindedir. Okul başına ilköğretimde 539 öğrenciye 1, ortaöğretimde ise 341 öğrenciye 1 hizmetli düşmektedir. Eğitimde istihdam ilişkilerinde taşeronlaştırma uygulamaları had safhaya ulaşmıştır. İdari, teknik ve yardımcı personelin ilköğretimde % 23,68’i, ortaöğretimde % 30,83’ü, yükseköğretimde %13,32’si taşeron olarak çalıştırılan kimselerden oluşmaktadır.
- Eğitim ve bilim emekçilerinin maaşları, enflasyon ve zamlar karşısında günden güne erimektedir. Küresel ekonomik kriz eğitim ve bilim emekçilerinin yaşam standartlarını derinden etkilemiştir. Bugün bir öğretmen maaşı 1496 TL, bir araştırma görevlisinin maaşı ise 1.739 T’dır. Oysa dört kişilik bir ailenin gıda kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, giyim, eğitim, sağlık, iletişim gibi temel ihtiyaçlarını karşılaması için yapması gereken zorunlu Şubat 2010 itibariyle 2.900 TL’ye yaklaşmıştır. Eğitim ve bilim emekçilerinin aylık satın alma gücü her geçen gün azalmakta, yoksullaşma süreci giderek hızlanmaktadır. Durum bu iken, AKP hükümetinin kamu emekçilerine 2010 yılının ilk altı ay % 2,5, ikinci altı ay % 2,5 olmak üzere toplam %5 zammı reva görmesi düşündürücüdür.
- Milli Eğitim Bakanlığı’nda iktidar yanlısı kadrolaşma en üst seviyede devam etmektedir. Özellikle yönetici konumunda bulunanlarının neredeyse tamamı AKP yanlısı kimselerden oluşmakta, eğitim emekçileri iktidara yakın sendikalara üye olmaya zorlanmakta, özelikle Eğitim Sen’li emekçiler çeşitli baskılara maruz kalmaktadır.
- Anayasanın 90. maddesine ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine rağmen grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkının önündeki fiili engeller kaldırılmamış, gerekli yasal düzenlemeler yapılmamıştır. Grevli-toplu sözleşmeli sendika yasası için uluslararası sözleşmelerden ve Anayasadan aldıkları hakla bir günlük uyarı grevi gerçekleştiren kamu emekçilerini sindirmeye dönük soruşturmalar açılmıştır.
- Üniversitelerin Bologna Süreci çerçevesinde piyasalaştırılması/ticarileştirilmesi uygulamaları derinleştirilerek sürdürülmektedir. Bu bağlamda “Danışma Kurulları” adı altında, üniversitenin asli bileşenlerini karar alma süreçleri dışında bırakarak, sermaye kesimini üniversitede asıl söz sahibi haline getirecek olan “Mütevelli Heyetleri” hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Yüksek öğretimdeki piyasalaşmanın sacayaklarından birini de esnek ve güvencesiz istihdam oluşturmaktadır. Özellikle, uzun süredir YÖK Kanunu’nun 50/d maddesine göre atanmaları istisna olmaktan çıkarılarak kural haline getirilen araştırma görevlileri doktoralarını bitirdiklerinde işsiz kalma tehdidiyle yüz yüzedir.
- Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasından sonra yaptığı atamalarla kompozisyonu değişen Yusuf Ziya Özcan başkanlığındaki YÖK, kurulduğu dönemden bu yana değişmeyen özgür bilime ve üniversite özerkliğine müdahale misyonunu bu dönem de sürdürmüştür. Son olarak, Anadolu, Abant İzzet Baysal ve Kırıkkale Üniversiteleri’nde rektör ve Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ne dekan seçimleri sonrasında, daha az oy alan adayların atanmış olması üniversitede AKP yanlısı kadrolaşmanın ulaştığı boyutları göstermesi açısından üzerinde durulması gereken bir husustur.
- 2009-2010 eğitim öğretim yılı itibariye yükseköğretimde öğrenim düzeyindeki öğrenci sayısı 2 milyon 924 bin 281’dir. Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu (YURT- KUR)’nun bünyesinde bulunan 229 devlet yurdunun ise, 208 bin 869 kişilik kapasitesi bulunmaktadır. Yeni kayıt yaptıran öğrenci sayıları dikkate alındığında devlet yurtlarının oldukça yetersiz olduğu anlaşılmaktadır. Devlet yurtları bu durumdayken, hızla artan özel yurtların sayısı 3.500’e yaklaşmıştır. Yani özel yurtlar, hem de kapasite olarak devlet yurtlarından daha fazla sayıdadır. Devlet yurtlarında barınma imkânı bulamayan çok sayıda üniversite öğrencisi her yıl ya daha pahalı ya da çeşitli cemaat ve tarikatların denetiminde faaliyet gösteren yurtlara gitmek zorunda kalmaktadır.
Sonuç olarak;
Türkiye’de eğitim sisteminde yaşanan sorunların ulaştığı boyut, nitelikli bir eğitimin gerçekleştirilmesi olanağının bir hayli uzağındadır. Bu sorunların çözümü ancak, geniş toplumsal kesimler lehine radikal adımlar atılması ile mümkündür. Türkiye’nin kaynaklarını emekçiler ve geniş toplumsal kesimler için değil gerici-liberal ittifakına dayanan egemenler için kullanmaktan yana olan AKP iktidarının söz konusu radikal adımları atarak kamusal, demokratik, bilimsel ve nitelikli bir eğitimi hayata geçirmesi mümkün değildir. Geride kalan 7 yılın pratiği bu gerçeği çürütmek bir yana, pekiştirmekten öteye gitmemiştir. Kaynak: www.egitimsen.org.tr/index.php?yazi=2168
Yazdırılabilir Sayfa |
Word'e Aktar |
Tavsiye Et
|
|
|